David Hume, felsefe tarihinde en rahatsız edici ama en dürüst soruları soran isimlerden biridir. O, aklı yüceltmez; onu yerine oturtur. İnsan zihninin neleri bilebileceğini ve daha da önemlisi neleri bilemeyeceğini gösterir. Bu yüzden Hume, yalnızca bir filozof değil; düşünsel bir denge bozucudur.
Hume’un temel iddiası nettir: İnsan aklı sandığımız kadar güçlü değildir. İnançlarımızın, yargılarımızın ve kesin sandığımız bilgilerin büyük bölümü, mantıksal zorunluluktan değil; alışkanlıklardan ve deneyimden doğar. Bu tespit, hem felsefeyi hem de bilimi kökten etkiler.
Deneyimcilik: Bilginin Kaynağı Nerede?
Hume’a göre zihinde bulunan hiçbir fikir, deneyimden bağımsız değildir. İnsan, doğuştan bilgiyle gelmez. Tüm düşüncelerimiz, duyular yoluyla elde edilen izlenimlerin daha silik kopyalarıdır. Bu yaklaşım, Hume’u radikal bir deneyimci yapar.
Hume, zihni boş bir levha olarak gören anlayışı daha da ileri taşır. Ona göre akıl, verileri yalnızca işler; onları yaratmaz. Eğer bir kavramı deneyimde karşılığı olmadan düşünüyorsak, o kavram şüphelidir.
Bu bakış açısı, metafiziğe ağır bir darbe indirir. Tanrı, ruh, töz gibi kavramlar; deneyimle doğrulanamıyorsa, bilgi alanının dışına itilir.
Nedensellik Sorunu: En Büyük Şok
Hume’un en sarsıcı katkısı, nedensellik eleştirisidir. Günlük hayatta neden–sonuç ilişkilerini doğal kabul ederiz. Bir olayın diğerini doğurduğuna inanırız. Ancak Hume şu soruyu sorar: “Bunu gerçekten biliyor muyuz?”
Hume’a göre biz, neden ile sonucu zorunlu bir bağla ilişkilendiremeyiz. Gözlemlediğimiz tek şey, olayların ardışıklığıdır. Bir olaydan sonra diğeri gelir; ama bu, aralarında zorunlu bir bağ olduğu anlamına gelmez. Nedensellik, zihnin alışkanlığıdır.
Bu tespit, bilimin temelini sarsacak kadar güçlüdür. Çünkü bilim, nedensellik varsayımına dayanır. Hume burada bilimi reddetmez; ama onun felsefi temellerini sorgular.
Alışkanlık: Zihnin Gizli Hükümdarı
Hume’a göre insan davranışlarını yöneten asıl güç, akıl değil; alışkanlıktır. İnsan, geçmişte tekrar eden deneyimlere bakarak geleceği tahmin eder. Bu tahminler mantıksal değil; psikolojiktir.
Güneşin yarın doğacağına inanırız. Çünkü hep öyle olmuştur. Ancak bu inanç, mantıksal bir zorunluluk değildir. Yalnızca alışkanlığa dayanır. Hume bu noktada radikaldir ama dürüsttür: Bilgimizin büyük bölümü olasılıksaldır, kesin değil.
Bu görüş, insanın epistemolojik kibirini kırar.
Benlik Eleştirisi: “Ben” Diye Bir Şey Var mı?
Hume, yalnızca dış dünyayı değil; benlik kavramını da sorgular. İnsan kendini sürekliliği olan bir “ben” olarak düşünür. Ancak Hume’a göre bu da bir yanılsamadır.
Zihne baktığımızda, sabit bir benlik değil; sürekli değişen algılar, duygular ve düşünceler görürüz. Benlik, bu akışın üzerine sonradan kurulan bir anlatıdır. Hume’un bu yaklaşımı, modern psikoloji ve bilinç tartışmalarının öncüsüdür.
Bu fikir rahatsız edicidir. Çünkü insanın en temel dayanağını sarsar: sabit bir özne fikrini.
Ahlâk: Akıl mı, Duygu mu?
Hume’a göre ahlâk, akıldan değil; duygulardan doğar. İnsanlar bir davranışı mantıksal hesaplarla değil; hissettikleri onay ya da rahatsızlıkla değerlendirir. Akıl, ahlâkın efendisi değil; hizmetkârıdır.
Bu görüş, ahlâkı keyfî hâle getirmez. Aksine, ahlâkın insani kökenlerini görünür kılar. İnsan, toplumsal bir varlık olduğu için empati geliştirir. Bu empati, ahlâkın temelidir.
Hume’un bu yaklaşımı, ahlâkı gökten yere indirir; ama onu değersizleştirmez.
Din Eleştirisi: İnanç ve Kanıt Arasındaki Uçurum
Hume, din konusunda açıkça şüphecidir. Mucizeler, vahiyler ve dogmalar; deneyimle doğrulanamadığı sürece bilgi alanına girmez. Özellikle mucize anlatılarını sert biçimde eleştirir. Ona göre doğa yasalarını askıya alan iddialar, son derece güçlü kanıtlar gerektirir.
Bu eleştiriler, Hume’u kendi döneminde tehlikeli bir figür hâline getirmiştir. Ancak Hume’un amacı dine savaş açmak değil; kanıt standardını yükseltmektir.
Sınırlı Akıl, Alçakgönüllü İnsan
Hume’un felsefesinin genel tonu karamsar değildir. O, insanı küçümsemez; gerçekçi olmaya çağırır. Akıl sınırlıdır, evet. Ama bu, insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bu sınırları bilmek bilgeliktir.
Hume, kesinlik arzusunun insanı yanılgıya sürüklediğini savunur. Biraz şüphe, düşüncenin sigortasıdır.
Neden Hâlâ Okunmalı?
David Hume, modern dünyanın temel zihinsel reflekslerini önceden teşhis etmiştir. Bilgi bolluğu çağında, kesinlik iddiaları yeniden çoğalmıştır. Hume, bu iddialara karşı güçlü bir panzehirdir.
Onu okumak, her şeyi bilmek değil; neyi bilemeyeceğini öğrenmektir. Bu farkındalık, insanı zayıflatmaz; daha dikkatli, daha alçakgönüllü ve daha özgür kılar.