[rank_math_breadcrumb]

Erich Fromm ve Sevme Sanatı

Erich Fromm ve Sevme Sanatı: Modern Dünyada Sevgi Bir Duygu mu, Bir Eylem mi? Sevgi Neden Bu Kadar Yanlış Anlaşılıyor? Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı eseri, sevgi üzerine yazılmış bir kişisel gelişim kitabı değildir. Aksine, modern toplumun sevgiyle kurduğu ilişkiye yöneltilmiş radikal bir eleştiridir. Fromm’un temel iddiası rahatsız edicidir: İnsanlar sevmeyi bilmez; sevilmeyi ister. Bu … Devamını oku

Frankfurt Okulu

Frankfurt Okulu: Modern Aklın Eleştirisi ve Eleştirel Teorinin Doğuşu Frankfurt Okulu Nedir? Frankfurt Okulu, tek bir felsefi sistem ya da kapalı bir doktrin değildir. O, 20. yüzyılın en büyük krizlerine—faşizm, kapitalizm, kitle kültürü, aklın araçsallaşması—verilmiş kolektif bir entelektüel tepkidir. Almanya’da doğmuş, sürgünde gelişmiş ve modern düşüncenin yönünü kalıcı biçimde değiştirmiştir. Frankfurt Okulu’nun temel sorusu şudur:Aydınlanma … Devamını oku

Søren Kierkegaard’da Kaygı Kavramı

Kaygı Nedir: Hastalık mı, Bilinç mi? Kaygı çoğu zaman kaçınılması gereken bir rahatsızlık olarak düşünülür. Modern psikoloji onu azaltmaya, bastırmaya ya da yönetmeye çalışır. Søren Kierkegaard ise bu sezgiyi tersine çevirir: Kaygı bir bozukluk değil, insan olmanın zorunlu bir koşuludur. Hatta daha ileri gider ve kaygıyı, özgürlüğün kaçınılmaz yan ürünü olarak tanımlar. Kierkegaard’ın temel iddiası … Devamını oku

Franz Kafka ve Egzistansiyalizm: Anlamın Kaybolduğu Dünyada Var Olmak

Kafka Varoluşçu mu, Yoksa Varoluşun Kendisi mi? Franz Kafka çoğu zaman “egzistansiyalist” yazarlar arasında anılır. Ancak bu etiket, Kafka’yı açıklamaktan çok daraltır. Kafka, Sartre ya da Camus gibi varoluşçuluk üzerine teoriler kurmaz. Manifestolar yazmaz, kavramlar icat etmez. O, felsefe yapmaz; durumu gösterir. Kafka’nın gücü tam da buradadır. O, insanın modern dünyadaki varoluş hâlini soyut kavramlarla … Devamını oku

Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Varoluşçuluk: Aynı Sorudan Doğan İki Ayrı Yol

Aynı Dönem, Aynı Sorular, Farklı Cevaplar Albert Camus ile Jean-Paul Sartre, 20. yüzyıl düşüncesinin en çok yan yana anılan iki ismidir. İkisi de savaşların, ideolojik yıkımların ve Tanrı’sız bir dünyanın ortasında düşünmüş, insanın anlam sorununu merkeze almıştır. Bu yüzden sık sık “varoluşçuluk” başlığı altında birlikte anılırlar. Ancak bu birliktelik yanıltıcıdır. Camus ile Sartre aynı soruları … Devamını oku

Theodore Zeldin ve Tarihe Bakış: Büyük Olaylardan İnsan Deneyimine

Tarih Neyi Anlatır, Neyi Saklar? Tarih genellikle yüksek sesle konuşur. Savaşları, devrimleri, kralları, ideolojileri anlatır. Takvimler değişir, rejimler yıkılır, sınırlar yeniden çizilir. Ama Theodore Zeldin’e göre bu gürültünün içinde asıl önemli olan şey çoğu zaman duyulmaz: insanların ne hissettiği, neyi arzuladığı, neden utandığı ve nasıl sustuğu. Zeldin’in tarihe bakışı, tarih disiplinine yönelik bir reddiye değildir; … Devamını oku

Ludwig Wittgenstein ve Tractatus Logico-Philosophicus: Söylenebilenin Sınırı, Susmanın Etiği

Bir Kitap Neden Felsefeyi Susturur? Tractatus Logico-Philosophicus, felsefe tarihinde yazılmış en kısa ama en yıkıcı metinlerden biridir. Ludwig Wittgenstein bu kitabı, felsefeyi ilerletmek için değil; felsefeyi bitirmek için yazdığını düşünmüştür. Bu iddia abartı değildir. Tractatus’un temel amacı, hangi soruların anlamlı olduğunu ve hangilerinin sözde sorunlar olduğunu ayırt etmektir. Kitap, okura yeni bilgiler sunmaz. Aksine, okurun … Devamını oku

Roland Barthes ve Aşk: Söylenemeyenin Dili

Aşk Neden Konuşmak İster? Aşk çoğu zaman güçlü bir duygu olarak tanımlanır. Oysa Roland Barthes için aşk, her şeyden önce bir söylemdir. Aşık olan kişi yalnızca hissetmez; konuşur, düşünür, tekrar eder, susar, bekler. Aşk, bir duygudan çok dilsel bir durumdur. Barthes’ın özgünlüğü tam da buradadır: Aşkı psikolojik bir hâl ya da romantik bir deneyim olarak … Devamını oku

Jean Baudrillard ve Simülakr: Gerçekliğin Yerine Geçen Kopya

Temsil Ne Zaman Gerçeği Yuttu? Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramı, modern düşüncenin en sarsıcı iddialarından birini içerir: Gerçeklik artık temsil edilmiyor; onun yerine geçiliyor. Bu iddia, basit bir “yanılsama” eleştirisi değildir. Baudrillard’a göre sorun, gerçeğin çarpıtılması ya da gizlenmesi değil; yok olmasıdır. Yerine geçen şey ise gerçeğin kusursuz bir kopyasıdır—ama kopyası olduğu bir “asıl” artık yoktur. … Devamını oku

Michel Foucault ve İktidar Kavramı: Görünmeyen Gücün Anatomisi

İktidar Nerede Başlar, Nerede Biter? İktidar çoğu zaman devlette, yasada ya da baskı aygıtlarında aranır. Oysa Michel Foucault, bu alışıldık çerçeveyi kökten sarsar. Ona göre iktidar, yalnızca “yukarıdan aşağıya” işleyen bir zor aygıtı değildir; her yerdedir, çünkü ilişkiler içindedir. İktidar, sahip olunan bir şey değil; uygulanan bir pratiktir. Bu bakış açısı, iktidarı görünmez kılar ama … Devamını oku